Kafamda bir ikilem hakim. Ya insanlar birtakim gereksiz seylerle uğraşıyorlar, ya da ben paranoyak, egoist manyağın tekiyim. İnsanlarin birbirine guvenmediği bir topluluğun arasında birey olmak, herkesin nemrut suratıyla yüzleşip siyasal gerçekliklerin insan psikolojisine nasil yansıdığını gözlemlemek beni bir gözlemci kılıyor. Yaradılışından beri insanoğlu , ki doğru ya da yanlış olması farketmez, evreni anlamlandırmaya çalışıyor, ve bunun için bayağı bir çaba sarfediyor. Lakin bu anlamlandırma ve keşfetme arzusu, insan hayatı daha da kolaylaştıkça azalıyor. İnsanlar meraka ihtiyaç duymuyor. Özellikle tuketici topluluklarda insanlar, daha da çok tüketebilmek icin yaşıyor, bu da üretme duygusuna karşı bir hoşnutsuzluk oluşturuyor. Herkesin 7/24 tüketmek istediği bir toplulukta üretimden sözetmek mümkün olabilir mi? Üretmekten kastım sadece materyal veya maddi şeylerin üretilmesi anlamına gelmiyor: entellektüel üretim, yani fikir üretimi anlamına da geliyor. İnsanlar, devletlerin bir komodite aracı olarak bastığı para denen kağıt parçaları için o kadar yırtınıyorlar ki, emeklerinin hepsini bu “değerli” kağıtları toplamak için harcıyor. Hatta bu kagıt parçasından daha fazla biriktirmek uğruna, kendi izzetinefsini ayaklar altına alıp, diğer insanların malını, namusunu, hatta canını suistimal edebiliyor. İşte böyle bir ortamda insanları bilimsel bir bakış açısıyla gözlemlemek, deney icabı kobay farelerini izleyen bir bilim adamı haline getiriyor beni: olaylar hakkında bilimsel açıklama zorunluluğu hisseden ve bunun sorumluluğuyla bir çaba sarf etme hissini her daim hisseden bir insan. Ne kendini ahmakça yuceltir, ne de kendini alçaltır.